top of page

Yalnızlığın Mimarisi

  • Yazarın fotoğrafı: Dicle Yurdakul
    Dicle Yurdakul
  • 13 dakika önce
  • 3 dakikada okunur

Şehirler “kalabalık” yerler. Ama kalabalık, otomatik olarak “yakınlık” üretmiyor. Hatta bazen tam tersini yapıyor: Kalabalığın içinde görünmez kalarak yalnızlığı büyütüyor. Ben buna yalnızlığın mimarisi diyorum; çünkü bu duygu hâli çoğu zaman bir “kişilik meselesi” değil, tasarım, ekonomi ve gündelik hayat mühendisliğinin yan ürünü...

Aşağıdaki veriler, bu mimarinin iskeletini gözler önüne serecek:


Ev küçülürken hayat da küçülüyor.


Yalnızlık bazen bir “duygu” değil, bir “plan” gibi başlıyor: tek kişi, tek anahtar, tek duvar, tek ekran...


Türkiye’de tek kişilik haneler artık istisna değil. TÜİK verilerine göre 2024’te toplam 26.599.261 hane içinde 5.321.540 hane tek kişilik; bu da yaklaşık %20 demek. İstanbul ise sayı olarak başı çekiyor: 2024 yılı itibariyle 943.363 tek kişilik hane mevcut.


Bu veri şunu fısıldıyor: Şehir, giderek daha fazla insanı “tek kişilik birimlere” yerleştiriyor. Ve bu sadece “özgürlük” anlatısı değil; çoğu zaman konut fiyatı + kiralar + parçalanan sosyal ağların toplamı.


Not: İstanbul için “1+1 oranı”nı doğrudan ve güvenilir biçimde veren, herkese açık resmî bir kırılım bulmak zor. Ama tek kişilik hane sayısının büyüklüğü (943 bin+) küçük konut talebinin sosyolojik zemininin ne kadar genişlediğini zaten gösteriyor.


Londra’nın yatak odası matematiği: 1 yatak odası, 1 hayat...


Londra’da bu mimari neredeyse çıplak gözle görülebiliyor. London Assembly araştırma birimi raporuna göre 2021’de Londra’daki hanelerin yaklaşık %21’i tek yatak odalı evlerde yaşıyor. “İngiltere’nin geri kalanında” bu oran %10.


Aynı raporda bir başka kritik ayrıntı var: Londra’da hanelerin %54’ü “flat/daire”lerde yaşıyor (İngiltere’nin geri kalanında yaklaşık %17). Yani şehir, mekânsal olarak da “daha çok kat, daha az oda” yönünde evrimleşiyor. Daire küçüldükçe, misafir “yük” gibi hissedilmeye başlıyor. Misafir azalınca, bağlar zayıflıyor. Bağlar zayıflayınca… ev daha da içe kapanıyor.


3) Zamanın yuttuğu yakınlık: Ulaşım = Sosyal hayatın gizli vergisi


Yalnızlığın mimarisinde en acımasız malzeme zaman. Çünkü arkadaşlık “boşluk” ister: spontan bir kahve, plansız bir yürüyüş, “uğrayıp çıkma” lüksü…


İstanbul’da yapılan bir çalışmanın basın yansımalarında, insanların günlük yaşamlarının ortalama yaklaşık 80 dakikasını ulaşımda harcadığı belirtiliyor. Transport for London raporuna göre Londra’da 2023-2024’te kişi başı günlük ortalama seyahat süresi 54 dakika.


Şimdi bunu “sosyal fizik” gibi düşünelim: Günlük 60–80 dakika, sadece yol değil: birikmiş yorgunluk, ertelenmiş telefon, iptal edilmiş buluşma, “bugün de olmaz”anlamına geliyor. Zaman sıkıştıkça sosyal hayat optimizasyona uğruyor: önce tanıdıklar gidiyor, sonra arkadaşlar, en sonda da “ben”.


4) Kalabalık şehir = daha az yalnızlık? Veriler tam tersini söylüyor.


“Ortam kalabalıksa yalnızlık azalır.” Keşke.

İngiltere’de yapılan Community Life Survey (Ekim 2023 – Mart 2024) sonuçlarına göre insanların %7’si “sık sık ya da her zaman” yalnız hissettiğini söylüyor (yaklaşık 3,1 milyon kişi). Kentsel bölgelerde bu oran %7, kırsalda %5.

Kalabalık, yalnızlığa derman değil; sadece onun üzerini örten bir dekor.


5) Yalnızlık bir “karakter” meselesi değil, bir altyapı meselesi...


Ben şehirlerin insanı yalnızlaştırmasını üç ana mekanizma üzerinden okuyorum:

  1. Birimleşme: “Hane” küçülür, hayat tek kişiye göre kurulur. (Türkiye’de tek kişilik hane oranı ~%20. )

  2. Hız/mesafe: Ulaşım uzar; sosyal hayatın spontane katmanı erir. (İstanbul ~80 dk. )

  3. Mekansızlaşma: Üçüncü mekanlar (mahalle kahvesi, ucuz kütüphane, güvenli park, “takılma” alanı) azalır; sosyallik “rezervasyonlu ve paralı bir aktiviteye” dönüşür.


Ve bütün bunların üstüne bir de dijital çağın ironisi biner:

Bağlantı hiç kesilmez ama temas giderek azalır.


Çıkış kapısı: “Bağ kuran şehirler” tasarlanabilir. Hâlâ!


Yalnızlığın mimarisi varsa, bunun tersine çalışan bir mimari de kurulabilir:

  • Karma kullanımlı mahalleler: ev–iş–günlük ihtiyaç aynı ekosistemde olunca “uğrama” geri gelir.

  • Mikro-ev + makro-topluluk: küçük konutların yanında ortak alanlar (çalışma, yemek, hobi) yalnızlığı “ortak ritme” çevirebilir (Paris'te olduğu gibi).

  • Zaman politikası: Ulaşımı kısaltan düzenlemeler (iş saatleri esnekliği, yerel hizmet), sosyal hayatı fiilen büyüten her türlü zaman yaratımı imkanı sonucu destekler.

  • Kamusal alan kalitesi: Oturulabilir, güvenli, ücretsiz/ucuz sosyal mekanlar “tanışma ihtimalini” artırır. (Ah ne güzel planlarımız vardı! Hâlâ umutluyum...)


Benim derdim romantik bir “eski günler” nostaljisi değil. Yalnızlık bir halk sağlığı ve toplumsal dayanıklılık meselesi... Ve şehirler, bunu ya büyütüyor ya da azaltıyor.

Kalabalığın içinden çıkıp şunu söylemek istiyorum: Yalnızlık kader değil; çoğu zaman bir planın sonucu. Plan değişirse, his de değişir.

 
 
 

Yorumlar


©2025 Dicle Yurdakul

bottom of page