• Dicle Yurdakul

Antroposen Çağı: İnsanın Büyük Özyıkımı




Bilim insanlarının dünyanın geçirdiği büyük evrim süreçlerini anlamlı zaman dilimlerine ayırmak üzere kullandıkları çağ kavramı, günümüzde yeni bir tartışmanın da fitilini ateşledi. Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliği’ne göre son buzul çağından 11.700 yıl önce başlamış olan ve Holosen (Yeni Çağ) olarak adlandırılan çağın içinde yaşıyorduk. Ancak 2000’li yılların başında ortaya atılan yeni bir kavram olan Antroposen Çağı, bu konuda yeni bir öneri sundu. Bu görüşe göre, insanın yeryüzünün jeolojisi ve ekosistemleri üzerindeki kalıcı ve geri dönüşü olmayan etkisi nedeniyle içinde bulunduğumuz çağı Antroposen (İnsan Egemen) Çağ olarak adlandırmak mümkün ve daha doğru.


Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliği de aynı yönde bir kararla 2016 yılı itibariyle bu çağı Antroposen olarak tanımladı. İnsan artık doğanın içinde ve onun parametreleriyle yaşayan bir varlık olmaktan çıktı; onu kalıcı etkilerle değiştiren bir varlık haline geldi. Modernizmin insan merkezli anlayışı ve aklın ve bilimin insanı dünyanın egemeni kılacağına dair şiarı gerçeğe dönüşmüş görünüyor. Ancak bunun aynı zamanda insanın özyıkımı anlamına geleceği herhalde o zamanlarda tahmin edilemezdi.


İnsan, yaratıcı ve yok edici kimliğiyle dünya üzerindeki en çelişkili, aynı zamanda da tek “yıkıcı” varlık. Yuval Noah Harari’nin Homo Sapiens kitabında insanın yıkıcılığıyla ilgili ilginç bir bilgiye rastlıyoruz: Avustralya megafaunasında yer alan memelilerin, kuşların ve sürüngenlerin % 85’inin soyu, insanların kıtaya ayak basmasını takiben yok oluyor. Her ne kadar bu durumun bir kısmının iklim değişikliğinden kaynaklandığına dair görüşler mevcut olsa da, insanın bu büyük yok oluştaki etkisini hiçbir çalışma yadsımıyor. Benzer şekilde, Antroposen çağının da insanın yok edici kimliğinden derin izler taşıdığını hep birlikte deneyimliyoruz.


Antroposen’in başlangıç tarihine ilişkin görüşler ise muhtelif. Kimi bilim insanları Antroposen’in Sanayi Devrimi sonrasında, özellikle fosil yakıtlarının kullanımının etkileri, karbon salınımı, küresel ısınma ve hızlı nüfus artışının yarattığı değişikliklere odaklanırken, kimileri ise nükleer silah testleri, fosil yakıtların kullanımındaki süratli artış ve su kaynaklarının azalma hızı gibi kriterleri dikkate alarak 1940’lar sonrasına odaklanıyor. Bilim insanları arasında antroposenin başlangıç tarihi tartışıladursun, her iki durumda da günümüzde karşılaştığımız manzara ve yıkıcı etki açısından bir değişiklik yok.


Sanayi Devrimi ile başlayan ve Dünya Savaşları sonrasında büyük bir ivme kazanan insan etkisi ise günümüzde geri dönüşsüz bir noktaya varmış durumda. Nüfus artışı ile birlikte seyreden sanayileşme, doğal kaynak tüketimi, biyo-çeşitlilik azalışı, hava, su ve toprak kirlenmesi, radyoaktif atıkların sebep olduğu kalıcı değişiklikler, iklim krizi, holosen dönemi boyunca karbondioksit konsantrasyonlarındaki artık nedeniyle atmosfere verdiğimiz kalıcı zarar, kapımızda bekleyen gıda ve su krizleri ve son olarak bugün itibariyle dünya çapında 4.2 milyon insanın ölümüne yol açan Covid-19 pandemisi, dünyanın ve insanlığın insan eliyle girdiği büyük tehdidin göstergeleri. 2020 yılı itibariyle insan yapımı nesnelerin (plastik, tuğla, beton vb.) ağırlığı, dünyadaki tüm canlıların toplam ağırlığını aşmış durumda. Her hafta dünyadaki tüm insanların ağırlığına eşit miktarda nesne üretiyoruz.


Bu kütlenin çok büyük bir kısmı, doğayla etkileşimi olmayan ve olamayan, geri dönüşüme sokulamayacak nesnelerden oluşuyor. Ürettiğimiz atıklarla nasıl başa çıkacağımızı düşünmemiş ya da daha gerçekçi bir ifadeyle, ekonomik bir değer yaratımı görmediğimiz için önemsememiş olmamız nedeniyle okyanuslarda insan yapımı plastik adalar yaratıyoruz. Buzulların erimesi ile yükselen deniz suyu seviyeleri, küresel ısınma ve iklim felaketleri nedeniyle gelecek yıllarda savaşlar haricindeki nedenlerle de binlerce insanın evlerinden olacağı, büyük göç dalgaları yaşayacağımız ve insan nüfusunun önemli bir kısmının vatansız mülteciler haline geleceği öne sürülüyor.


Suyun karşı yakasında ise bizi bambaşka bir gerçeklik karşılıyor: Dünya bugüne kadar beş büyük yok oluş yaşadı. Bu yok oluşların sonuncusunda, 65 milyon yıl önce 10 kilometre çapında bir astreoidin dünyaya çarpması sonucu dinozorların ve diğer tüm canlıların %75’i yok oldu. Bu oranın % 90’lara vardığı yok oluşları dahi gören 4.5 milyar yaşındaki Dünya ise hala yerli yerinde. Bu noktada, insanın bu çağı “antroposen çağı” olarak adlandırarak kendisine fazlaca büyük bir paye veriyor olduğunu da düşünmek mümkün. Belki de modern insan yine tüm kudreti kendine atfetme yanılgısında…

Çok ağır bir gündemin altında nefes almakta dahi zorlanarak yaşadığımız bugünlerde, tahminimce bu yazıyı okumak da en az yazmak kadar zorlayıcı olacaktır. Ancak asıl amacım buradan farklı bir pencere açmak: İnsan hem yok eden hem yaratan, hem tüketen hem üreten, hem can alan, hem can veren bir varlık. Bunca ikilemin arasında hala yaratabiliyor, dönüştürebiliyor ve var edebiliyor.


Bana göre Antroposen aynı zamanda bir kırılım çağı. Distopyaya olan yakınlığımız, ütopyaya olan uzaklığımızdan farklı değil. Zira insanın dünyaya bıraktığı kalıcı zararın, yine insan eliyle onarılmasını sağlayabilecek teknolojilerin eşiğindeyiz. Şu anda verdiğimiz zararı tarif ederken kullandığımız “geri dönüşsüz” ifadesi, aslında bildiğimiz metotlar ile geri dönüşün olmamasından kaynaklanıyor. Oysa her an, daha önce hiç denenmemiş, bahsi geçen sorunlara hızla çözüm olabilecek, insanın olanca olumsuz etkisinin ötesinde özyıkımı durdurabilecek gelişmelere de tanık olabiliyoruz. Yıllar süren kanser araştırmaları sayesinde geliştirilen ve milyonlarca insanın hayatını kurtaran “mRNA” aşısı örneğinde olduğu gibi… Bence son noktada cevabını aramamız gereken soru şu: Kısa vadeli getirilere odaklanarak antroposeni yıkımla eş anlamlı hale getiren insan, bundan sonra farklı amaçlarla hareket etmeyi seçecek mi?

Etiketler:

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör