• Dicle Yurdakul

Çevresel ve sosyal sürdürülebilirlik için ağ hareketleri

COP 26 Zirvesi atılması beklenen somut adımların hiçbirinin atılmaması sonucunda fiyasko olarak nitelendirilen bir eylemsizlik bildirisiyle sona erdi. Küresel ısınmada kritik eşiği geçtiğimiz bir aşamada dünya liderlerinin ve yasa koyucuların bu tepkisizliği, şirketlerin yetersiz ve çoğu zaman göstermelik çabalarıyla bir araya gelince hepimizi derin bir umutsuzluğa sürüklüyor. Çözüm arayışı içindeki kişilerin akıllarındaki soru, karar alıcıların hangi koşullarda bu soruna ciddiyetle eğilmelerinin sağlanabileceği.


Uzun yıllardır özel sektörün sürdürülebilir kalkınmaya katkısının nasıl arttırılabileceğini tespit etmek üzere, başta UNDP olmak üzere farklı kalkınma kuruluşlarıyla, hükümetlerle, sivil toplum kuruluşlarıyla ve özel sektör temsilcileriyle birlikte çalışmalar yürütüyoruz. Bu çalışmalardan edindiğim bilgi ve deneyimlerin sonucunda çözümün en önemli ve belki de tek kaynağının kamuoyu baskısı olduğunu düşünüyorum. Bu düşünceye varmama ve dolayısıyla hala hem çevresel hem de sosyal olarak geri dönüşü olan bir yolda olduğumuzu düşünmeme sebep olan birkaç faktör var.


İçinde bulunduğumuz çağ bir “hiperkonektivite (hiperbağlantılılık)” çağı olarak adlandırılıyor. Bu kavram, en temel düzeyde birçok sistem ve cihazın kullanımıyla birlikte sürekli olarak sosyal ağlara, insanlara, kurumlara ve bilgi kaynaklarına bağlı olarak sürdürdüğümüz yaşamlarımızı ifade ediyor. Bu hiperbağlantılı yaşamın, beyinde nöron ağlarının oluşumundan toplumsal sistemlerin işleyişine kadar çok farklı katmanlarda derin etkilere ve dönüşümlere neden olduğunu görüyoruz. Hiperbağlantılılık çağının en önemli sonuçlarından biri de birbirileriyle ve bilgi kaynaklarıyla sürekli bir bağlantı halinde olan bireylerin örgütlenme hız ve süreçlerindeki değişimler. Sosyal medyanın ortaya çıkışıyla birlikte ivmelenen bu süreç, hayatlarımızın cihazlar, ağlar ve veriler ile entegre hale gelmesiyle daha da hızlandı. Dolayısıyla artık her zamankinden daha yoğun bir biçimde bir bütünün parçaları gibi yaşıyoruz. Bireyselleşmenin süratle arttığı bir dünyada bu bütünleşme bir tezat gibi görünse de, kimi açılardan yalnızlaşırken, kimi açılardan birbirimize daha bağlı hale geliyoruz.


Bu bağlanma halinin ortaya çıktığı en önemli alanlardan biri de sosyal hareketler ya da farklı bir tanımla “ağ hareketleri.” Bana göre bu hareketler, çözümünde hiçbir kuruma ya da organizasyona güvenemeyeceğimiz problemlerin çözülebilmesi için en önemli araçlar. Bunun birkaç önemli nedeni var: Öncelikle ağ hareketleri merkeziyetsiz hareketler. Dolayısıyla otoritenin yozlaşmasıyla hareketin amacından sapma riski geleneksele kıyasla çok daha az. Bunun dışında sosyal medya ve hiperkonektivite aracılığıyla hızla örgütlenebilme, bilginin sınırsız paylaşımı ve daha kuvvetli refleksler gibi özellikleri dolayısıyla güçlü bir etki yaratma potansiyeline sahipler. Değişen durumlar ve söylemler karşısında hızla adapte olup yeni bir kanaldan ilerleyebiliyorlar. Bu sayede, adaptasyon ve manevra kabiliyeti yüksek toplumsal örgütlenmeler olarak daha uzun soluklu ve daha derin etki yaratır hale geliyorlar.



Konuyu yazının başındaki sürdürülebilirlik tartışması ile bağladığımızda, umutlu olma sebebim de ortaya çıkmış oluyor. Glasgow’da İklim Zirvesi’nden beklenen sonuçların çıkmaması üzerine sokağa dökülen binlerce insan yalnızca dakikalar içinde organize oldular. Uçucu içeriklerin ve zayıflamış toplumsal hafızaların dünyasında tepki hızı, kamuoyu üzerinde bir etki bırakabilmek adına en önemli değişkenlerden. Aksi durumda yalnızca konuyu dikkatle takip edenlerin yakalayacağı detaylar, protestocular sayesinde tüm dünyanın gündemine geldi ve bir süre gündemdeki yerini korudu.

Bir diğer ağ hareketi formu olan tüketici boykotları, özellikle çevresel ve sosyal sürdürülebilirlik alanında olumsuz edimleriyle meşhur şirketlerin korkulu rüyası haline geldi. Şirketlerin marka değerlerinin oldukça önemli bir boyutu olan marka imajı, sanal ya da sanalda örgütlenerek gerçek hayata taşınan tüketici boykotu eylemlerinin sonucunda önemli düzeyde zarar görüyor. Bu da günün sonunda şirketler için marka değeri kaybı, yani şirketin defter değerinin azalmasıyla sonuçlanıyor. Tüketici tarafındaki baskılar bununla da sınırlı değil. İmaj boyutunun yanında, özellikle hızlı tüketim ürünleri pazarında faaliyet gösteren şirketlerin ağ hareketleri ve tüketici boykotları dolayısıyla ciro kayıplarına uğradıklarına da sık sık tanık oluyoruz.

Bir araştırmaya göre, İngiltere’de market alışverişi yapanların %77’si, son bir yılda markaların çevre politikalarına ilişkin skandallarına bağlı olarak belirli ürünleri satın almaktan vazgeçti. Bu tercih Z kuşağında daha belirgin…

Kantar UK tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre tüketiciler, çalışan hakları ihlalleri, çevre kirliliğine sebep olan faaliyetler ve aşırı ambalaj kullanımı gibi konularla çevresel ve sosyal sürdürülebilirliği tehdit eden şirketlerin ürünlerini satın almamayı tercih ediyorlar. İngiltere’de market alışverişi yapanların %77’si, son 12 ay içinde markaların çevre politikalarına ilişkin sosyal medyada gündeme gelen skandallara bağlı olarak belirli ürünleri satın almaktan kaçındıklarını veya boykot ettiklerini, bu ürünlerin yerine daha sorumlu markaların ürünlerini tercih ettiklerini ve gelecekte de bu yönde hareket etmeyi düşündüklerini ifade ediyorlar. Bu tercih özellikle Z kuşağında daha belirgin bir biçimde ortaya çıkıyor; zira Z kuşağı marka sadakatinin en düşük olduğu grup. 16-24 yaş arası gençlerin %87’si marka bağlılıkları olmadığını, olumsuz bir edimle karşılaşmaları durumunda kullandıkları ürünleri değiştirerek farklı bir markaya geçiş yapabileceklerini iletiyorlar. Özellikle fiyat duyarlılığı çok yüksek olmayan tüketici gruplarında bu eğilimler daha yüksek oranlarla ifade ediliyor.


Çevresel sürdürülebilirlik alanı dışında da, sosyal medya üzerinde örgütlenen ağ hareketlerinin şirketler üzerinde çok önemli bir baskı unsuru oluşturduğunu görüyoruz. Son olarak skandallarıyla gündemden düşmeyen Facebook’un nefret söylemi kapsamına giren ve şiddeti yücelten içeriklere izin vermesi nedeniyle sivil hak grupları tarafından başlatılan #StopHateForProfit adlı boykot, çok büyük bir ağ hareketine neden oldu. Tüketicilerin ve sivil hak gruplarının çağrısıyla 9 milyonluk reklam veren havuzundan 1000’den fazla şirket, açık bir biçimde Facebook’a reklam vermeyi durdurduklarını ilan ederken, yüzlerce şirket de reklam harcamalarını kıstı. Görünürde şirket için 7.2 Milyar $ tutarında bir reklam kaybına neden olan boykotun, açıklanmadan iptal edilen reklamlar ve marka değeri kaybı dolayısıyla çok daha büyük bir zarara neden olduğu tahmin ediliyor.


Tecrübelerimizden hareketle, hükümetler, kamu ve özel sektör üzerinden ilerleyen sürdürülebilirlik diskurunu yeniden şekillendirecek olan tarafın, ağ hareketleri üzerinden örgütlenerek büyük bir etki yaratmaya muktedir olan tüketiciler olduğunu görebiliyoruz. Araştırmalar özellikle yeni neslin bu konu üzerindeki hassasiyetlerinin daha yüksek olduğunu gösteriyor. Buradan hareketle çevresel ve sosyal sürdürülebilirlik problemlerinin çözümlerine dair yaklaşımların, dönüştürücü güce daha fazla odaklanarak tasarlanmasında fayda olacağı kanaatindeyim.

1 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör